Nerede Bir İmkansız Aşk Var Gidip Onu Bulma Hastalığımız
Nerede bir imkansız aşk varsa oraya çekilmemizin temel nedeni, bilinçaltımızın çocukluk döneminde yarım kalmış duygusal hikayeleri tamamlama ve tanıdık olan acıyı yeniden üretme arzusudur. Bu durum, ulaşılabilir olanın yarattığı sıradanlıktan kaçıp, ulaşılamaz olanın vaat ettiği yoğun ama yıkıcı tutkuya sığınma eğilimimizden kaynaklanır. Çoğu zaman sevginin ancak büyük bir mücadele, gözyaşı ve engel aşma süreciyle değerli olabileceğine dair yanlış bir inanç besleriz. Bu döngü, aslında kendimizi sevme konusundaki eksikliğimizi, dışarıdaki bir ‘hayal’ üzerinden kapatmaya çalışma çabasıdır.
İmkansız Aşkın Cazibesi: Neden Hep Zoru Seçiyoruz?
İnsan psikolojisi, bazen en büyük düşmanıyla aynı masaya oturup ondan medet umacak kadar karmaşıktır. Hayatınız boyunca karşınıza çıkan onca ‘normal’ ve ‘ulaşılabilir’ insan varken, neden kalbinizin ritmini sadece o en ‘imkansız’ olanın bozduğunu hiç düşündünüz mü? Belki evli birine, belki çok uzaklarda yaşayan birine, belki de duygusal olarak bir duvar kadar soğuk olan o kişiye duyduğunuz bu amansız çekim, tesadüf değildir. Hikaye aslında sizinle başlar, karşı tarafla değil. İmkansız aşk, bir nevi güvenli limandır; çünkü gerçekleşme ihtimali olmayan bir aşk, sizi gerçek bir ilişkinin getireceği sorumluluklardan, hayal kırıklıklarından ve en önemlisi ‘gerçekten tanınma’ korkusundan korur. Birine uzaktan bakmak, onunla aynı evi paylaşmaktan, faturaları bölüşmekten veya sabahın köründe huysuzluğunu çekmekten çok daha romantik bir illüzyon sunar.
Psikolojide ‘tekrarlama zorlantısı’ (repetition compulsion) olarak adlandırılan bir kavram vardır. Eğer çocukluğunuzda sevginin ancak acı çekerek, çabalayarak veya birinin peşinden koşarak kazanıldığına dair bir modelle büyüdüyseniz, yetişkinlikte de bu modeli ararsınız. Sizi seven, size değer veren ve yanınızda olan biri size ‘sıkıcı’ gelir. Çünkü bilinçaltınızda sevgi, ‘huzur’ demek değil, ‘mücadele’ demektir. Bu yüzden, nerede ulaşılamaz bir kale varsa, orayı fethetmeye çalışmak size kendinizi canlı hissettirir. Ancak bu canlılık hissi, aslında bir tür duygusal adrenalin bağımlılığıdır ve uzun vadede ruhsal sağlığınızı aşındırır.
Çocukluk Yaralarından Romantik Trajedilere
Hepimiz hayatımızın ilk yıllarında sevgiye dair bir harita çizeriz. Eğer o haritada yollar hep kapalıysa veya sevgiye ulaşmak için labirentleri aşmanız gerektiyse, yetişkinlikte de bu labirentleri ararsınız. Örneğin, duygusal olarak mesafeli bir babanın veya sürekli eleştiren bir annenin onayını almak için çırpınan bir çocuk, büyüdüğünde bu figürlerin kopyalarını bulur. Amacı, bu kez ‘kazanmak’ ve o eski yarayı iyileştirmektir. Ancak sorun şudur: Karşınızdaki kişi o eski figürün kopyası olduğu sürece, sonuç muhtemelen yine hüsran olacaktır. Bu, bitmek bilmeyen bir döngüdür ve biz buna ‘imkansız aşk hastalığı’ diyoruz.
Hayali bir karakter olan Elif’i düşünelim. Elif, başarılı bir mimar olmasına rağmen, ne zaman kendisine değer veren bir erkekle tanışsa ondan hızla uzaklaşıyor. Ancak nerede kendisine kötü davranan, telefonlarına dönmeyen veya başka birine aşık olan bir adam görse, ona saplantılı bir şekilde bağlanıyor. Elif’in bu davranışı, aslında kendi değerini başkasının ‘onayı’ üzerinden belirleme çabasıdır. Eğer o ‘zor’ kişiyi dize getirebilirse, kendisinin de değerli olduğuna inanacaktır. Oysa gerçek değer, bir başkasının değişken duygularına bağlı olamaz.
Zeigarnik Etkisi ve Bitmemiş Hikayeler
İmkansız aşkların bu kadar çekici olmasının bir diğer bilimsel nedeni de Zeigarnik Etkisi’dir. Beynimiz, tamamlanmamış işleri, tamamlanmış olanlardan daha net ve daha sık hatırlar. Yaşanmamış bir aşk, yarım kalmış bir hikaye gibidir. Sonu yazılmamış bir kitap, yaşanmış ve bitmiş bir ilişkiden çok daha fazla zihin işgal eder. ‘Acaba ne olurdu?’ sorusu, insanın içini kemiren en güçlü merak unsurlarından biridir. İmkansız aşkta ‘son’ yoktur, sadece sonsuz bir ‘olasılık’ vardır. Bu olasılıklar denizinde boğulmak, gerçek hayatın kıyısında yürümekten daha cazip gelir.
Aşağıdaki tablo, sağlıklı bir ilişki ile imkansız bir aşk arasındaki temel farkları gözler önüne sermektedir. Bu tabloya bakarak kendi durumunuzu analiz edebilirsiniz:
| Kriter | Sağlıklı Aşk | İmkansız Aşk |
|---|---|---|
| Duygusal Durum | Huzur, güven ve istikrar. | Kaygı, belirsizlik ve kaos. |
| İletişim | Açık, dürüst ve karşılıklı. | Tek taraflı, tahminlere dayalı. |
| Gelecek Planı | Ortak hedefler ve somut adımlar. | Hayaller ve ‘belki bir gün’ler. |
| Benlik Saygısı | Kişiyi besler ve büyütür. | Kişiyi tüketir ve yetersiz hissettirir. |
| Enerji Seviyesi | Yapıcı ve üretken. | Yıkıcı ve takıntılı. |
Edebiyat ve Sinemanın İmkansız Aşk Güzellemesi
Kültürel olarak da imkansız aşka aşığız. İzlediğimiz filmler, okuduğumuz romanlar hep bu temayı işler. Leyla ile Mecnun’dan Romeo ve Juliet’e, Titanic’ten Issız Adam’a kadar en çok ağlatan ve en çok akılda kalan hikayeler hep kavuşamayanların hikayesidir. Toplum bize, aşkın değerinin çekilen acıyla ölçüldüğünü öğretir. ‘Gerçek aşk, engelleri aşmaktır’ mottosu, bizi ulaşılamaz olanın peşinde helak olmaya teşvik eder. Oysa gerçek aşk, engelleri aşmak değil, engelsiz bir yolda el ele yürüyebilmektir. Sanatın romantize ettiği bu acı, gerçek hayatta sadece ruhsal çöküntü ve zaman kaybı getirir.
Bunu da öneriyoruz: Modern Hayatın Görünmez Yükü: Kronik Kaygı ile Başa Çıkmanın Yolları!
İmkansız aşkın bir diğer tehlikesi de ‘yansıtma’dır. Karşımızdaki kişiyi gerçekten tanımadığımız veya onunla derin bir paylaşımımız olmadığı için, onun üzerine kendi hayalimizdeki ‘mükemmel insan’ imajını giydiririz. O kişi aslında bizim yarattığımız bir hayal ürünüdür. Gerçekte bencil, sıradan veya kaba biri olabilir; ama biz onu imkansızlık zırhıyla kuşattığımız için bu kusurları görmeyiz. Biz aslında o kişiye değil, o kişinin bizim zihnimizdeki yansımasına aşığızdır.
Bu Döngüden Nasıl Çıkılır? Özgürleşme Rehberi
Bu ‘hastalıktan’ kurtulmanın ilk adımı, imkansız aşkın bir ‘aşk’ değil, bir ‘semptom’ olduğunu kabul etmektir. Kendinize şu soruyu sorun: ‘Bu kişiyle gerçekten her gün beraber olsaydım, onun gerçek kusurlarıyla başa çıkabilir miydim, yoksa sadece ulaşamamanın verdiği o sancılı hazzı mı seviyorum?’ Çoğu zaman cevap, ikincisidir. İmkansız aşk, bir kaçış rampasıdır. Hayatın gerçek sorumluluklarından, kendimizle yüzleşmekten ve gerçek bir bağ kurmanın getirdiği kırılganlıktan kaçarız.
İkinci adım, ilginizi dışarıdan içeriye çevirmektir. Neden ulaşılamaz olanı istiyorsunuz? Kendi içinizde hangi boşluğu doldurmaya çalışıyorsunuz? Kendi değerinizi neden bir başkasının zoraki onayına bağladınız? Bu soruların cevapları acı verici olabilir ama özgürlüğün anahtarı buradadır. Kendi hayatınızın merkezine kendinizi koyduğunuzda, başkalarının ulaşılamazlığı artık bir cazibe merkezi olmaktan çıkar. Sizi görmeyeni görmemeyi, sizi sevmeyeni sevmemeyi öğrenmek, yetişkinliğin en büyük zaferidir.
Kendi Hikayenizin Kahramanı Olmak
Sonuç olarak, imkansız aşkların peşinde koşmak bir kader değil, bir seçimdir. Bu seçim, geçmişin gölgelerinden ve bilinçaltının oyunlarından beslenir. Ancak bu döngüyü kırmak sizin elinizde. Artık başkalarının kapısında beklemekten vazgeçip, kendi kapınızı kendinize açma vaktiniz geldi. Gerçek aşk, imkansızlıkların içinde değil, iki insanın birbirine ‘mümkün’ kıldığı o samimi alanda yeşerir. Kendinizi sevmeye başladığınızda, sizi sevmeyenlerin cazibesi birer birer sönecektir. Unutmayın, en büyük aşk, insanın kendiyle barışması ve kendi değerini kimseden onay almadan kabul etmesidir. Hayat, ulaşılamayacak hayallerin peşinde tüketilmeyecek kadar kısa ve değerlidir. Şimdi o imkansız dediğiniz her şeyi bir kenara bırakın ve kendi gerçeğinize, kendi mutluluğunuza doğru bir adım atın. Siz, birinin ‘imkansızı’ değil, birinin ‘her şeyi’ olmayı hak ediyorsunuz.


